Kategori: Uncategorized

İnternet ve Oyun Bağımlılığına Dair Bilmeniz Gerekenler

Dijital oyunlar artık sadece bir eğlence aracı değil; milyarlarca insanın günlük hayatının bir parçası. Peki bu keyifli aktivite ne zaman bir bağımlılığa dönüşüyor, beynimizde neler oluyor ve özellikle çocuklarımızı, gençlerimizi nasıl koruyabiliriz? Bu yazıda internet ve oyun bağımlılığını bilimsel temelleriyle, güncel verilerle ele alacağım.

1. İnternet ve Oyun Bağımlılığı Nedir?

İnternet bağımlılığı kavramını bilimsel ve klinik bir zemine ilk oturtan isim, psikolog Kimberly Young’dır. Young, 1990’ların ortasında çevresindeki insanların internetteki sohbet odalarında saatlerce vakit geçirdiğini fark etmiş ve bu davranışı araştırmaya başlamıştır. Kendisinin vardığı sonuç ise çarpıcıydı: İnternet kullanımı, tıpkı alkol, kumar veya uyuşturucu gibi beyinde “dürtü kontrol bozukluğu” ve bağımlılık mekanizmalarını tetikleyebiliyordu.

Young’ın çalışmaları, bu davranışın klinik bir bozukluk olarak tanınmasının önünü açtı. Bugün Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), 2019 yılında yürürlüğe giren ICD-11 (Uluslararası Hastalık Sınıflandırması) içinde “Oyun Oynama Bozukluğu”nu (Gaming Disorder) resmi bir tanı olarak kabul etmiş durumda. Amerikan Psikiyatri Birliği de DSM-5’te “İnternet Oyun Oynama Bozukluğu”nu ileri araştırma gerektiren bir durum olarak listelemiştir.

Young’ın çalışmalarında öne çıkan üç temel unsur şunlardır:

  • Tolerans gelişimi: Aynı doyumu almak için giderek daha fazla süre ve yoğunlukta oyun ihtiyacı
  • Yoksunluk belirtileri: Oyun oynanamadığında ortaya çıkan huzursuzluk, kaygı, sinirlilik
  • İşlevsellik kaybı: Günlük yaşamın, okulun, işin veya ilişkilerin bu davranış yüzünden aksaması

Burada altı çizilmesi gereken önemli bir nokta var: Bağımlılık tanısı yalnızca ekran başında geçirilen süreye bakılarak konmaz. Asıl belirleyici olan, kişinin bu davranışı kontrol etmeye çalışıp başarısız olması, maddi/manevi zararlara rağmen sürdürmesi ve yaşamının diğer alanlarının bundan olumsuz etkilenmesidir.

İnternet bağımlılığının farklı görünümleri vardır: siberseks bağımlılığı, siber ilişki bağımlılığı, çevrimiçi kumar ve oyun/internet bağımlılığı bunlardan bazılarıdır. 

Oyun bağımlılığına özgü belirtiler arasında şunlar sayılabilir:

  • Okul, iş veya ev sorumluluklarında belirgin performans düşüşü
  • Oyun elinden alındığında ortaya çıkan üzüntü, kaygı veya sinirlilik
  • Aynı keyfi almak için giderek artan oyun süresi ihtiyacı
  • Daha önce keyif alınan aktivitelerden ve sosyal ilişkilerden vazgeçme
  • Oyun süresini azaltma girişimlerinin tekrar tekrar başarısız olması
  • Oyuna harcanan süre konusunda yakınlara yalan söyleme
  • Kişisel bakım ve hijyende belirgin ihmal
  • Stresten kaçmak veya suçluluk, umutsuzluk gibi duygulardan kurtulmak için oyunu bir sığınak olarak kullanma

2. Beynimizde Neler Oluyor? Gelişim Süreci ve Nörobiyoloji

Oyun bağımlılığının kökenini anlamak için beynin ödül sistemine bakmak gerekir. Oyun oynarken beyindeki dopamin merkezi aktive olur; her seviye atlama, her ödül, her “başarı” anı beyne küçük bir dopamin dalgası gönderir. Oyunlar bu dopamin sistemini çok sık ve öngörülebilir aralıklarla tetikleyecek şekilde kurgular. Bundan dolayı beyin giderek daha fazla uyarana ihtiyaç duymaya başlar; tıpkı diğer davranışsal bağımlılıklarda olduğu gibi bir tolerans gelişir.

Zamanla beyin, gerçek hayattaki sıradan ödüllerden (bir sohbet, bir başarı, bir dinlenme anı) eskisi kadar tatmin almamaya başlar; çünkü referans noktası oyunun sunduğu yoğun ve sık uyarana kaymıştır. Bu da kişiyi giderek daha fazla oyun oynamaya iten bir kısır döngü ortaya koyar.

3. Oyunlar Neden Bu Kadar Etkili?

Oyunların bu denli bağlayıcı olmasının arkasında rastgele değil, oldukça bilinçli tasarım fikirleri yatıyor. Oyun tasarımında kullanılan bazı temel psikolojik mekanizmalar şöyle özetleyebilirim:

Sürekli geri bildirim döngüsü: Seviye atlamak, ödül kazanmak, başarı bildirimleri gibi küçük hatırlatıcılar sizi oyunda tutmaya yöneliktir. Oyuna yeni başlayanlar genellikle kolay adımlarla hızlı “başarı” deneyimler yaşar; bu da bir yetkinlik “ben bu oyunda iyiyim” illüzyonu oluşturur ve kişiyi devam etmeye teşvik eder.

Artan zorluk eğrisi: İlk başta kolay olan görevler giderek zorlaşır ve oyuncuyu daha fazla vakit ve emek harcamaya iter. Bu süreçte hayal kırıklığı, öfke hatta “meydan okuma”ya karşı konulmaz bir istek gibi güçlü duygusal tepkiler ortaya çıkabilir.

Değişken oranlı pekiştirme (Variable Ratio Reinforcement): Özellikle loot box (şans kutusu) gibi sistemlerde ödülün ne zaman geleceği belirsizdir. Ödülün önceden bilinmeyen aralıklarla verilmesinin, düzenli ödülden çok daha güçlü bir bağımlılık potansiyeli taşıdığı görülmüş. Bu ise kumar makinelerini bu kadar bağımlılık yapıcı kılan mekanizmasıyla aynı şekilde çalışır. Bu nedenle loot box (oyun kutuları veya hediye kutuları) sistemleri, oyun bağımlılığı ile kumar bağımlılığı arasındaki sınırı bulanıklaştırdığı gerekçesiyle giderek daha fazla tartışma konusu olmaktadır; bazı ülkeler bu sistemleri kumar mevzuatı kapsamına almayı değerlendirmektedir.

“Dur” mekanizmasının ortadan kalkması: Eskiden oyunların bir başlangıcı ve bitişi vardı. Bugünse “canlı hizmet” (live-service) modeliyle sunulan, sürekli güncellenen, hiç bitmeyen oyunlar yaygın. Tıpkı kağıt paranın yerini soyut kart ödemelerinin almasıyla harcamaların “hissedilmez” hale gelmesi gibi, oyunlarda da doğal bir “dur” sinyali giderek ortadan kalkıyor.

Oyunların içerisine eklenen kumarvari mekanizmalar, bireyin akışta kalması için tasarlanıyor. Oyun içerisindeki sesler, animasyonlar ve efektler özenle seçilip ilgi çekici kılınarak bireyleri manipüle ediyor. Big win veya near miss gibi deneyimler ile bireyin beyin mekanizmasını manipüle ederek bireyin dürtüsel davranışlarının artmasına neden olmaktadır. Bu durum ekran karşısında mantıklı çıkarımlar yapamayarak daha riskli seçimler yapmasına varan sonuçlarla yüz yüze kalmasına neden olur. 

Kısacası bu deneyim, kişiye kısa vadede güçlü bir psikolojik doyum sağlarken, uzun vadede zarar veren bir davranış örüntüsüne dönüşebiliyor. 

4. Güncel İstatistikler Ne Söylüyor?

  • Dünya genelinde 3 milyardan fazla insan video oyunu oynuyor.
  • Uluslararası meta-analiz çalışmaları, oyun bozukluğunun küresel yaygınlığını genellikle %2-3 ile %6-7 arasında değişen oranlarda raporluyor; kullanılan tanı kriterine (DSM-5 ya da ICD-11) göre bu oranlar farklılık gösterebiliyor.
  • Ergen ve genç nüfusta oranlar daha yüksek seyrediyor: Örneğin Japonya’da yapılan güncel bir araştırmada 10-29 yaş grubunda erkeklerde %7,6, kadınlarda %2,5 (genel ortalama %5,1) oranında oyun bozukluğu tespit edilmiş.
  • Türkiye’de Yeşilay’ın İstanbul’da 12-19 yaş grubuyla yaptığı araştırmada gençlerin %8,5‘inin problemli düzeyde oyun oynadığı, bu oranın erkeklerde kızlara göre belirgin şekilde daha yüksek olduğu belirlenmiş.
  • Okul çağı araştırmalarında lise ve ortaokul öğrencilerinin önemli bir kısmında (bazı çalışmalarda %35’e varan oranlarda) oyun bağımlılığı riski saptanmış; ayrıca lise öğrencilerinin ortaokul öğrencilerine kıyasla kendini daha mutsuz hissettiği gözlemlenmiş.

Bu farklı oranların nedeni büyük ölçüde kullanılan ölçüm aracı ve tanı kriteridir; yine de tüm veriler aynı yöne işaret ediyor: özellikle genç erkekler risk açısından öne çıkan grup.

5. Diğer Bağımlılıklarla İlişkisi Var mı?

İnternet oyun bağımlılığı, madde bağımlılıklarıyla hem paylaştığı psikolojik zeminler hem de erişilebilirlik farkı açısından dikkat çekici bir karşılaştırma sunuyor. Uyuşturucuya erişim genellikle zor ve maliyetliyken, akıllı telefon, tablet ve internet her yerde bulunuyor; üstelik aileler bu araçları çoğu zaman kendi elleriyle çocuklarına veriyor. Bu durum dijital bağımlılık riskini bazı açılardan kimyasal bağımlılıklardan bile daha erişilebilir kılıyor.

Ayrıca depresyon, sosyal anksiyete ve dürtü kontrol sorunları hem madde kullanımına hem de aşırı oyun oynamaya yatkınlığı artıran ortak psikolojik zeminler olarak öne çıkıyor. Klinik araştırmalar, hem DSM-5 hem ICD-11 kriterlerini karşılayan bireylerde depresif bozukluk, karşıt olma-karşı gelme bozukluğu ve davranım bozukluğu oranlarının, tanı almayan gruplara kıyasla belirgin şekilde daha yüksek olduğunu gösteriyor.

6. Bireye Psikolojik, Sosyal ve Ekonomik Etkileri

Öncelikle oyun bağımlılığı ilerledikçe kaygı ve depresyon belirtileri şiddetlenebilir ya da yeni ortaya çıkabilir. Uyku düzeninin bozulması, dikkat ve konsantrasyon güçlükleri, gerçeklikten kopma hissi ve düşük özsaygı sık görülen tablolardandır.

İkinci olarak yüz yüze ilişkiler zamanla oyun içi etkileşimlerin gölgesinde kalabilir; aile içi çatışmalar artabilir, arkadaşlık ve okul/iş ilişkileri zedelenebilir. Sosyal izolasyon, hem bağımlılığın bir sonucu hem de onu derinleştiren bir etken olarak kısır bir döngü oluşturabilir.

Diğer bir etkisi ise oyun içi satın almalar (loot box, mikro ödemeler, “skin” ticareti gibi) zamanla ciddi mali yüklere dönüşebilir. Türkiye’de bağımlılıkların (madde ve davranışsal bağımlılıklar dahil) ekonomiye yıllık yükünün milyarlarca dolar seviyesinde olduğu tahmin ediliyor; dijital oyun bağımlılığı da bu tablonun giderek büyüyen bir parçası.

7. Pandeminin Etkisi

COVID-19 pandemisi, oyun bağımlılığı açısından adeta bir kırılma noktası oldu. Sokağa çıkma kısıtlamaları, uzaktan eğitim ve sosyal izolasyon önlemleri, özellikle çocuk ve gençlerin ekran başında geçirdiği süreyi belirgin şekilde artırdı. Araştırmalar, pandemi döneminde çevrimiçi oyun aramalarının bazı aylarda 20 kata varan artışlar gösterdiğini, oyun indirme hacminin Avrupa’da rekor seviyelere ulaştığını ortaya koyuyor.

Türkiye’de 4-6 yaş grubu çocuklarla yapılan bir araştırma, pandemi öncesine kıyasla pandemi sürecinde dijital oyun bağımlılık eğiliminin belirgin şekilde arttığını gösterdi. 

Üniversite öğrencileri üzerinde yapılan başka bir çalışmada da tam kapanma döneminde oyun oynama sıklığının yükseldiği tespit edildi. Uzmanlar, pandemi sonrasında oyun bağımlılığıyla ilgili sağlık başvurularının artacağını öngörmüştü — nitekim güncel klinik veriler bu öngörüyü destekler nitelikte.

Ayrıca pandemi dönemi, olumsuz duygu ve ölüm gibi durumların çokça haber yapılması bireylerin bu olumsuzluklardan kaçmalarına neden oldu. Bunu ise en kolay bir biçimde ekrana yakınlaşarak çözmeye çalıştılar. Dolayısıyla insanlar pandeminin de etkisiyle hem isteyerek hem de istemeden de olsa bu bağımlılık oluşturan sistemlerin içerisine daha çok dahil olmasına sebep oldu.

8. Oyun Endüstrisinin Rolü

Oyun bağımlılığını yalnızca bireysel bir irade zayıflığı olarak görmek eksik bir yaklaşım olur. Modern oyun endüstrisi, davranışsal psikoloji ilkelerini kullanarak oyuncuları ekran başında daha uzun süre tutmak ve harcama yapmaya teşvik etmek üzere özel olarak tasarlanmış tekniklere başvuruyor. Bu tekniklere literatürde “karanlık desenler” (dark patterns) deniyor.

Bunların başında loot box (şans kutusu) sistemleri geliyor: Oyuncunun gerçek veya sanal para karşılığında içeriği önceden bilinmeyen, rastgele ödüller içeren kutular satın aldığı bu mekanizma, kumar makinelerindeki değişken oranlı ödül mantığıyla neredeyse birebir örtüşüyor. Bazı oyunlarda ortaya çıkan “skin gambling” (oyun içi eşyaların bahis nesnesi haline gelmesi) ise bu riski daha da büyütüyor. Bu nedenle birçok ülkede loot box sistemlerinin kumar mevzuatı kapsamına alınıp alınmayacağı tartışılıyor; bazı oyun şirketleri ise tepkiler üzerine kutu içeriklerinin olasılıklarını önceden açıklamaya başladı.

Bu istatistiklere baktığımız da oyunların yarısından fazlasında loot box bulunuyor. Yapılan bu bir araştırmada, en yüksek gelirli 45 mobil oyunun %58’inde loot box sistemi bulunduğu görülmüş. Bu noktada yüksek gelirli oyunlar da bu sistemlerin normal olarak görülebildiğini söyleyebiliriz. Bu araştırma ise ingiltere genelinde yapılmış olduğu için genellenemese de bize sektör hakkında önemli bilgiler sunmaktadır. 

Ayrıca “canlı hizmet” modeliyle sürekli güncellenen, asla “bitmeyen” oyunlar, yapay zeka destekli kişiselleştirilmiş oyun deneyimleri (player adaptive games) ve günlük giriş ödülleri gibi mekanizmalar da oyuncuyu sürekli geri döndürmeyi hedefleyen tasarım kararları arasında sayılabilir.

9. Ailede, Okulda ve Sosyal Çevrede Alınabilecek Önlemler

  • Açık iletişim kurun: Oyunu yasaklamak yerine, çocuğunuzla oyun deneyimleri hakkında konuşun; hangi oyunları neden sevdiğini anlamaya çalışın.
  • Net ve tutarlı sınırlar koyun: Ekran süresine dair kuralları önceden birlikte belirleyin ve tutarlı uygulayın.
  • Alternatif aktiviteler sunun: Spor, sanat, sosyal etkinlikler gibi gerçek hayattaki ödül kaynaklarını güçlendirin.
  • Erken belirtileri tanıyın: Okul performansında düşüş, uyku düzensizliği, sosyal geri çekilme gibi işaretleri ciddiye alın.
  • Model olun: Yetişkinlerin kendi ekran alışkanlıkları da çocuklar için referans noktasıdır.
  • Profesyonel destek almaktan çekinmeyin: Belirtiler 12 ayı aşkın süredir devam ediyor ve işlevselliği bozuyorsa, bir uzmana başvurmak gerekir.

Tedavi yaklaşımlarında bilişsel davranışçı terapi, çözüm odaklı terapi ve kişilerarası terapi öne çıkıyor; bazı ülkelerde (Güney Kore, Japonya gibi) yatılı tedavi ve rehabilitasyon merkezleri de kullanılıyor. Türkiye’de ise oyun bağımlılığı tanısı, sağlık kuruluşlarının internet bağımlılığı poliklinikleri ve psikiyatri kliniklerinde değerlendiriliyor. İlaç tedavisi, psikoterapi ve spor/sanat aktivitelerinin bir arada kullanıldığı kombine yaklaşım en sık uygulanan yöntem.

10. Çocukları ve Gençleri Bekleyen Riskler

Çocukların dijital dünyayla tanışma yaşı giderek düşüyor; hatta bir yaşındaki bebeklerin bile tablet karşısında beslendiği vakalar bildiriliyor. Uyuşturucu gibi maddelere erişim zor ve maliyetliyken, akıllı telefon ve internetin her yerde bulunması ve ailelerin bu araçları çocuklarına kendi elleriyle vermesi, dijital bağımlılık riskini bazı açılardan kimyasal bağımlılıklardan bile daha yüksek bir noktaya taşıyor. Dünya genelinde her üç internet kullanıcısından birinin çocuk veya ergen olduğu tahmin ediliyor.

11. Risk Faktörleri

Psikolojik risk faktörleri:

  • Dürtüsellik
  • Düşük öz kontrol
  • Yoğun kaygı düzeyi

Davranışsal risk faktörleri:

  • Oyuna harcanan paranın giderek artması
  • Hafta içi oyun süresinin uzaması
  • Çevrimdışı oyun topluluğu buluşmalarına katılım
  • Oyun topluluklarına üyelik

Diğer önemli risk grupları: Dürtü kontrol sorunu, DEHB, içe dönüklük, depresyon ve kaygı bozukluğu olan bireylerde bağımlılık gelişme riski belirgin şekilde daha yüksektir. Bağımlılık ilerledikçe kaygı ve depresyon şiddetlenebilir ya da bu tablolar ilk kez ortaya çıkabilir — bu da erken müdahalenin önemini bir kez daha gösteriyor.

Sonuç

Oyun bağımlılığı, sadece “çok fazla oyun oynamak” değil; beynin ödül sistemini hedef alan, endüstriyel olarak da beslenen çok boyutlu bir davranışsal bağımlılık. İyi haber şu ki erken fark edilen belirtiler, doğru destekle geri döndürülebilir. Hem bireysel farkındalık hem de aile, okul ve sağlık sistemlerinin ortak çabası, gençleri bu riske karşı korumanın en etkili yolu.

Bu yazı, klinik literatür (DSM-5, ICD-11), Dünya Sağlık Örgütü verileri, Yeşilay araştırmaları ve akademik çalışmalar temel alınarak hazırlanmıştır. Kişisel bir endişeniz varsa, bir ruh sağlığı uzmanına danışmanızı öneririm.

Değerlerimiz: Zaman, Mekân ve İnsan

Hayatta tüm iyi ahlaklar, insanın dünyaya kattığı değerlerdir.
Ancak unutulmamalıdır ki, yaşamın bütün değerleri ahlaki değildir. İnsan bazen göz kamaştıran bir şeye değer biçer, bazense gözünün önündeki küçük bir şeyin kıymetini göremez.

Değer, birinin gönülden sevdiği, içtenlikle takdir ettiği ve uğruna bir şeylerden vazgeçmeye razı olduğu şeydir.

Kimi zaman sırf kalpte doğar, yalnızca sahibine ait olur; kimi zaman toplumsal bir faydaya dönüşür, nice kişinin hayatına dokunur.

Affetmek bunun en berrak örneklerinden biridir. Kendisine haksızlık eden birini affeden kişi, yalnızca bir yükten kurtulmaz; kalbinin derinliklerinde saklı bir inceliğin kapısını aralar. Affedilen kişi ise bu cömertliğin sıcaklığını hisseder, ona hayran olur. Gün gelir, bu kişi de başka bir haksızlığa uğradığında, affetmeye meyleder.

Videodaki her bakış, her tereddüt, bir kalbin kendini tartışıdır. Kendi taşıdığı yükü hafifletmeden önce, kendi yükünü de tartar insan. Affeden kişi bir yükten kurtulmaz sadece; aynı zamanda bir dünyayı hafifletir.

İşte böyle, erdem bir kişiden diğerine geçer; nezaket, toplumun iliklerine kadar işlenir. Nitekim Rabbimiz, “Kötülüğü en güzel olan ile sav. O zaman seninle arasında düşmanlık olan sanki candan bir dost olur.” (Fussilet, 34) buyurur.

Su ve Zamanın Terazisi

Tarihlerden bir gün… Bir bölgenin Halifesi’ne bir bardak su ikram edilir. Yanında oturanlardan biri ona sorar:

“Ey Müslümanların önderi! Çok susamış olsaydın, ve uzun uğraşlara rağmen suya ulaşamayınca bu bardak sana bir defalığına sunulsaydı… Ne kadar vermeye razı olurdun?”

Halife tebessüm ederek: “Malımın yarısını verirdim.” der.

Su böyledir: Kıtlıkta paha biçilmez, bollukta sıradan bir ikram…

Değer, bulunduğu zaman ve mekânın ikliminde büyür ya da küçülür. Suyun çorak bir arazide bir kap olarak paylaşılması ile herkesin suya erişebildiği cami avlusunda paylaşılması aynı değildir.

Bunun gibi, affın büyüklüğü de şartlara göre değişebilir:

  • Bir çocuğunu öldüreni affetmek — çok büyük bedel, derin erdem.
  • Kalabalık içinde ayağına basan birini affetmek — küçük bedel, gündelik nezaket.

Aylık beş bin tl gelirinden annesine bin tl veren kişi ile, otuz bin tl gelirinden aynı miktarı veren kişi samimiyette benzese de, fedakârlıkta farklıdır.

İnsan, değer biçerken bazen kendi iradesi dışında bile teraziyi eğebilir.

Değer dediğimiz şeyin ölçüleri vardır; standartları ve sınırlamaları…
Bazı ölçüler eylemlerde, bazıları zevklerde, bazıları ilişkilerde ortaya çıkar.

  • Kimi için kumar çirkin bir illetti,
  • Kimi için masum bir eğlence,
  • Kimi için yüksek tavanlı bir cami huzuru,
  • Kimi için alçak tavanlı bir oda samimiyeti…

Algının Mimarisinde Değer

Değerler, yalnızca davranışlarda değil, çevremizi algılama biçimimizde de kendini gösterir. Çünkü insan, dış dünyayı da kendi iç terazisiyle tartar. Bu yüzden algı, hem değer biçmenin hem de onu dönüştürmenin görünmez eli gibidir. Mekân da bu algının en somut hâlidir; içinde yaşayanın ruhuna göre anlam kazanır.

Evimizdeki üç metrelik yükseklik ile kubbesi elli metreyi aşan bir camide bulunmak aynı ruh halini vermez. Ölçek, mimaride yalnızca boyut değil; insanın bakışını, ufkunu genişleten bir unsur…

Düşünürsek, Mimar Sinan’ın Erciyes Dağı’ndan getirdiği taşları İstanbul’a dikmesi sadece mühendislik değil, aynı zamanda ruhun mimarisidir. Taşlar onun elinden kelimeler gibi dizilir; her biri bir cümle, her biri bir dua taşır.

İnsanoğlu önce kendine birkaç kişinin sığınacağı bir mekân yaptı. Sonra aile apartmanları derken göğü delen gökdelenlerden konutlara doğru devam etti… Yükseldikçe ölçek değişti, ama huzur her zaman aynı ölçüde çoğalmadı.

Bakış açısı dediğimiz kavram, mekânla doğrudan ilişkilidir. Kendi boyunuza yakın binaların olduğu bir sokakta yürümekle çatısını göremediğiniz binaların arasında yürümek, zihnin kapılarını farklı açar. Mekânın ölçeği bizi bazen dar bir odanın dinginliğine davet eder, bazen gökyüzüne baktırır.

Tüm bunlardan sonra, belki asıl soruyu kendimize sormalıyız:
Biz değerleri mi ölçeğe sığdırıyoruz, yoksa ölçekler mi bize değer biçiyor?
Bir iyiliğin kıymetini belirlerken, onun bedeline mi, samimiyetine mi bakıyoruz?
Ve biliyor muyuz ki, gerçek değer ancak Allah katında tam olarak bilinir…

Kaybolmak, Bir Düşünme Biçimidir

Bir baba ve oğlu ormanda yürürler. Baba, elinde telefonuyla her şeyin kontrol altında olduğuna inanır. Ne de olsa harita orada, konum orada, dünya avuçlarının içinde. Ama beklenmedik bir şey olur. Telefonun şarjı biter. Harita, konum, dünya elinden kayıp gidiyor nedense.

Küçük oğlan gözlerini babasına çevirir ve sorar: ”Baba, şimdi ne yapacağız?” Baba bir an durur, düşünür, sonra sakin bir sesle cevap verir: “Dümdüz gideceğiz, oğlum. Yolu bulana değin birlikte yürüyeceğiz”. 

Ormanda kaybolmak, hayatın içinde kaybolmaya benzer. Çoğu zaman çocuklarımızın ellerine bir telefon, bir tablet veririz ve onların dünyayı tanıyacaklarını, öğreneceklerini düşünürüz. Ama farkına varmadan, o küçük ellerin bize uzanmayı unuttuğunu, o küçük gözlerin bizimle bakmayı bırakıp ekrana kilitlendiğini fark ederiz. Ve en kötüsü, biz de onların dünyasına bakmayı unuturuz. Yolumuzu kaybederiz. 

Altı yaşındaki oğlunuz, on altı yaşında bir fırtına gibi gelebilir. Ama o gün geldiğinde, sizinle konuşmaya, birlikte yürümeye alışık değilse ne yapacaksınız? Onun gözleri sizinle yolları aramıyorsa, nerede buluşacaksınız? 

Yol, bir yön meselesidir. Ama yolculuk, bir birliktelik meselesidir. Çocuklarımızla yol arkadaşlığı yapabilmek için önce merak etmeliyiz. Onları tanımak, anlamak, yolarını birlikte yürümek için çaba göstermeliyiz. Merak etmek, birlikte keşfetmek, göz göze gelmek, elleri buluşturmak… 

Bazen durup şu soruyu sormalıyız kendimize:

  1. Evladımı gerçekten nasıl görüyorum? (Yargılamadan)
  2. Onun yolunu ekranlardan izleyebiliyor muyum?

Yol önemli, varacağınız yer de. Ama asıl mesele, kiminle birlikte yürüdüğümüzdür. 

 Çocuklarımızı kaybetmeden, önce kendi yolumuzu bulmak zorundayız. Belki de her şey bir adımla başlar. Telefona değil, çocuğumuza bakmak ve onu merak etmek. Onun dünyasına merakla yaklaşmak. Çünkü kaybolduğumuzda, asıl yol gösteren, bizimle birlikte yürüyen o küçük ellerdir. 

Aile içinde benden biz e yolculuk serisi (3/3) Dinlemekle Hâsıl Olur Öğrenmek

Dinlemekle hâsıl olur öğrenmek
Bilmek isteyene dinlemek gerek.
Tâhir ül Mevlevî

Anlayabilmek ve görebilmek için önce dinlemeli ve okumalı insan. Dinlemek ve okuyabilmek içinse niyet ve nazar etmeli. Yani aslında her iş, bir duadan doğuyor. Doğum, ölüm, ayrılık ve tanışma… Bunların hepsi birer duadır. Tanışırken de ayrılırken de dua etmeli insan.

Aile fertleri birbirine dua etmeli önce. 1 1 1 rakamlarını 111 gibi büyük bir sayıda buluşturacak yegâne değer de budur. Eğer umdelerimiz ve ukdelerimiz bir ise, orada eller ve gönüller musafahalaşmaya başlar. Bizlerin taşıdığı ve küçük diye övündüğümüz kulaklarımızı gelin birlikte büyütmeye çalışalım 🙃

Odasından uzun saatler boyunca çıkmamış ve sadece geceleri dışarıya çıkan bir varlık düşünün. Bir gün göz göze gelseniz ona ne söylemek veya ne sormak isterdiniz? Aşağıda ona benzeyen bir örneği var 🙂

Garip bir soru biliyorum. “Bir uzaylı gördüm!!” diyebilirsiniz. Aslında bu durum, evlatlarımızla iletişim kurmaya benziyor. Ondan korkup endişe edebiliriz belki, ama daha da ötesi şu: Bizler, en yakınımız olan çocuklarımızla muhatap olurken onlarla yüzleşmekten çoğu zaman daha çok korkuyoruz. Karşımızda gerçekten bir uzaylı olsa belki bu kadar ürkmeyeceğiz ama evlatlarımızla konuşurken, “Acaba onu kırar mıyım, sıkılır mı?” diye kaygılanarak onlardan daha da uzaklaşabiliyoruz.

Bu yüzden anne ve babalar, ne olursa olsun tebessüm etmeyi bırakmamalı. Çünkü tebessüm, sadece dudaklarımızın kıpırdanması değil; muhatabımıza, “Ben buradayım, seninle olmaktan mutluyum” mesajını ileten en doğal dildir. Evde bir tebessüm, kapıyı aralayan bir anahtar gibidir. İnsanları huzura davet eder.

Ama tek başına tebessüm yetmiyor. Onu, muhatapla geçirilen vakitle desteklemek gerekir. Gülümserken bir yandan da çocuğumuzla aynı masada oturabilmek, o tebessümün kalbe dokunmasını sağlar. Bazen hiçbir söz söylemesek bile, masadan ayrılmadan onunla birlikte oturmak, evladımıza, “Sen değerlisin, seninle burada kalmayı seçiyorum” demektir. Bu yüzden evladımız masada oturduğu süre boyunca onu beklemek önemlidir. Bekleyelim ki, muhatap alındığını hissedebilsin.

Buradan da anlaşılacağı üzere insana hak ettiği ciddiyeti önce biz vermeliyiz. Ve bunu sorumlu olduğumuz ailemize vermemiz gerekiyor. İlgi ve alakamızı yöneltirken ise bazı hususlara dikkat etmeliyiz. Mesela iş arasında rahatsız etmemek… İşten eve geldiğinizde kapıda durup dua edin. Niyetleriniz dualarınızla buluşsun. Sonra içeriye girerken güler yüzle selam vermek sizi de zinde kılacaktır. Eğer ev halkı kendi odasına çekilmişse tebessüm ederek selam vermek iyi olabilir. Eğer bir işle meşgulse, ona müdahale etmeden selam vermek ve tebessüm etmek, “Ben buradayım” mesajı verecektir.

“Yav kardeşim, öyle iş mi olur? Biz eve geldiğimizde hazır ola geçiyorlar” diyebilirsiniz. Ama her ev aynı düzen ve tertip içinde dönmediği için genelleme yapmak uygun olmaz.

Şimdi hayal edelim: Giderken ve ayrılırken her daim dua eden bir baba… Eve girerken dua ediyor, temas kurmadan önce dua ediyor, ayrılırken de dua ediyor. Böyle bir baba umutla atıyor adımlarını ve umudunu diri tutuyor. Sürece bağlı, sonuçtan ziyade yatırımına odaklanıyor. Bu haliyle daha sabırlı oluyor, evlatlarını anlamak için kulaklarını açabiliyor. Öte yandan sadece sonuç odaklı ve kurallarla ilerleyen bir ebeveynin çok ısrarcı olması bazı sorunlara yol açabiliyor. İlişkilerin yüzeyselleşmesine, inatlaşmaların artmasına, bireyselliğin aşırı ön plana çıkmasına ve aile ilişkilerinde riskli kararların doğmasına sebep olabiliyor.

Unutmayalım: Karşıdan gelen önce elinize bakar. O ellerinizle ne yapıyorsunuz, buna bakar. Eliniz telefona da gidebilir, bir kaleme de dokunabilir. Malum, ‘kalem cömert olur; ne dilersen yazar.’ demişler. İnsanın da cömert olanı not tutmaya başlar. Not alır, senin hâlini sorar, sorular yöneltir, birlikte kalem olursunuz.

Selahaddin Şimşek’in de dediği gibi: “Kalemlerin lekelerini kalemler siler.”

Kalemin lekesi mecazi anlamda kırıcı, yanlış ya da haksız sözleri de ifade eder. Bu durumda en etkili ilaç yine yapıcı ve doğru sözdür. Bir hata yaptığımızda da aynı araçla, yani sözle ve kalemle onarırız. Kendimizi geliştirmeye devam ederiz. Aile bireyleri de yanlış yaptıklarında kendilerini geliştirmek ve onarmak için adım atmaya devam edecek, etmelidir.

Burada kastettiğim şey aslında neyi ikram ettiğimizdir. Ama neyi ikram ettiğimizden daha da önemlisi, bunu nasıl ikram ettiğimizdir. İlettiğimiz mesaj, bizim olma ve yapma hâlimizin ötesinde, özün çoğalmasına vesile olur. Birler yan yana geldikçe (1111) bir aileye dönüşürler. Bizim bakışımız, ayrıştırmak yerine birleştiren bir yöne akarsa inşallah hayırlı bir topluluk oluruz.

Bu yüzden kıymet bilmeyenlerle cem olmamak gerekir. Özellikle de gençlerin bir arada oldukları yerlerde bu gibi insanlar, bütün bir gençliğin umudunu, vaktini ve enerjisini sömürmekten başka bir işe yaramaz. Dolayısıyla kıymet bilen bir ebeveyn olmamız, önce çocuklarımıza nasıl yaklaştığımızla görülecektir vesselam.

Aile içinde benden biz e yolculuk serisi (2/3) Birlikte Yarışmak mı Kendimizi Yarıştırmak mı?

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

Hayır işlerinde yarışınız!…” (Bakara, 148)
Onlar hayırda birbirleriyle yarışırlar…”(Âl-i İmrân, 114)

Bizler bir olmak için yarışıyoruz.

Anne ve babanın devamlı olarak kendini dikkatle takip etmesi gereken şey, davranışının nefsinden gelip gelmediğidir. Bütün mesele nefsi yarıştırmak değil, nefsi ıslah etmektir. “Ben” demeyi bırakıp “BİZ” demeye başladığımız noktada aile de toplum da gerçek anlamda birliğe kavuşur. Bir yolcunun deyişiyle: “nefsini yarıştıranlar başkalarıyla yarışıyor, nefsini ıslah edenler birbirine sarılıyor.”

“Nefsi yarıştırmak” ne demek peki? Aile içinde sürekli olarak “BEN HAKLIYIM”, “BENİM DEDİĞİM OLSUN”, “BEN DAHA İYİ BİLİRİM” cümleleri, nefsin dilidir. Ebeveyn olarak çocuğunuzla tartışırken, “Ben senin baban/annenim, benim sözümden çıkmayacaksın” dediğimizde aslında nefsimizi yarıştırıyoruz. Otorite kurma adına ilişkiyi zedelemiş oluyoruz. Veya “Sözümü dinlemediğin için sana iki gün oyun yok.” dediğimiz de devamlı olarak bir yere vurgu yapıyoruz. Çocukların göremediği bir yere vurgu yapıyoruz. Bu vurgulanan yeri es geçeceğim. Bunun yerine bizler ebeveyn olarak önce bir düşünelim. Önce gencin bu davranışının nedenine bakalım. Tepkisel bir yerden yaklaşıp: “Sen niye hep aynı hatayı yapıyorsun!! Ben sana derslerine bak dememiş miydim!! Sen ise hep aynı yerdesin!! Sorumluluk alıp dersleri dinlemelisin!! Yoksa sen dinlemiyor musun!!

Tüm bu cümleler nasihat eden nutuk çeken birisinin sözleri. Biz gençlerin en sevmediği türden cümleler de bu tarz konuşmalardır. Bu iletişime o kadar bayılırız ki sonunda gidip odamız da yalnız başımıza vakit geçiririz. Evet doğru duydun. Biz gençlerin yatak odasında yalnız başına takılmaktan zevk aldığımızı zannedebilirsin ama yetişkinliğe gelince ıstırap duyacağım. Dolayısıyla beni sıkıştırdığın bu döngüden çıkamamanın ceremesini ileri de yanlış kararlar karşısında olan duruşumla bir kez daha yapacağım. Ve iki üç dört derken silikleşen bir silüet karşısında yüzüme bakıp gülebileceksin.

Az önce bir gencin cümlelerini okudun. Bir gencin baktığı bu perspektifi görünce sen de üzüldün biliyorum ama işler böyle yürüyor. Tepkiselleşen yüzümüz ekşidikçe, o ilişkinin tadı da yenmez oluyor.

  • Nefsi ıslah etmeye dair bir alternatif olarak: “Bu durumda ikimiz de haklı taraflar görebiliriz. Sen nasıl hissediyorsun, bir anlat bakalım. Ben de kendi kaygılarımı sana açıklayayım. Birlikte bir çözüm bulalım.” diyebilmek belki de “ben”den “biz”e geçişin somut halidir.

Veya

  • Hislerini anlatırken ‘üzgünüm, iyi hissetmiyorum, mutsuzum’ gibi ifadeler ipucu ifadelerdir. “Mutsuz olduğunu ve içinin sıkıldığını biliyorum. Sana yardım edeceğim.” Dediğimiz de olumlu sınırları da belirtmiş oluruz.

Kopukluklar yaşadıkça ruhlarımız da üşüyor. Bizleri örten ise, görünen zahir hediyeler değil; bizi ötelerin ötesine kavuşturacak olan sözler, bakışlar, dinleyişlerdir…

Ebeveynler olarak işitmek istediğimizi mi duymak istiyoruz; yoksa bu bana ne söylüyor? Bunun bana anlattıkları neler? Bana dair yaşama dair ne anlatıyor bu olaylar? Şeklinde daha hareket içeren, bizi ileriye taşıyacak bir gözlüğü mü takıyoruz…

Bugün beklenilenleri duymaya alıştığımız doğrudur. Bu eski yapıları duymaktan biz de yorulmadık mı? Şu olursa bunu yapalım, bu böyleyse şöyle yapalım gibi ezbere cümlelerin her birimizin sorunlarına yardımcı olmak yerine daha da anlaşılmaz hale getirdiğini fark edemiyor muyuz?

Unutmayalım ki şu dünya güzel gençlerle ve insanlarla dolu. Ve baktığımız bu yere bir dua ile yaklaşalım. Yaklaşalım ki bakışımızı değiştiren bu gözlük ile, gençlere bakıp selam ile sarılabilelim. O gençler ki baktığımız da “Allah’ım bana öyle bir dost ver ki o bana kendi nefsimden daha sevgili olsun.” Diyerek ruhumuza ümit elbiselerini (libaslarını) giyelim biiznillah. Onları dinledikçe, ruhlarındaki haykırışları göreceğiz. Onların o coşkulu ilhamlarından bizler de öğreneceğiz. Bu noktada bizi sınamalarına izin verdikçe bizlerin dirayeti artıyor, onların da heyecanları ikileşerek cesareti vücut buluyor. Bu hususta dinlemek, özüne güvenmesine imkân tanıyor. Onu tanıdıkça da ruhunu hissettirecek libaslarına sarılıyor insan. Bu yüzden anlamaya çalışın. Ve sadece dinleyin. Nasıl daha iyi dinleyebilirimin yollarını arayalım.

Burada dikkat edilmesi gereken noktalardan birisi de panik olmakla ilgili. Ebeveynler çoğu zaman panik hâlinde hareket edebiliyor. Oysa panik, korku (havf) damarını körükleyerek istemediğimiz davranışlara sebep oluyor. Böylece ebeveynler ve gençler küçük bir sıkıntıdan kaçarken ilişkilerini daha büyük bir tehlikenin içine atabiliyor atabiliyorlar.

  • 17 yaşındaki kızınız eve geldiğinde gözleri kızarmış, ağlamış olduğu belli. “Ne oldu?” diye sorduğunuzda “En yakın arkadaşım bana ihanet etti, artık ona güvenemem” diyor. Ebeveynin ilk tepkisi: “Boş ver, zaten o kız hiç hoşuma gitmiyordu. Sen ders çalışmaya odaklan, arkadaşlık işleri geçer” şeklinde olabiliyor. Oysa bu tepki, kızın duygusal dünyasını önemsiz göstererek onu yalnız bırakır. Bundan sonra benzer sorunları sizinle paylaşmak istemeyebilir.

 Paniklemek yerine, çocuğunuza “Çok üzülmüş görünüyorsun. Bu durumda nasıl hissediyorsun? İstersen biraz anlat, ben seni dinliyorum” diye yaklaşmak ona çok daha fazla destek sağlar. Bu yaklaşım, çocuğunuza ihtiyaç duyduğu anda yanında olduğunuzu ve onu gerçekten gördüğünüzü hissettirir.

Aksi halde çocuk, odasına çekilip kulaklıklarını takar, ailesine veya ebeveynine öfke ve hakaretle yaklaşabilir. Zamanla bağımlılık yapıcı içeriklere özendirilen, bohem bir havanın içine sürüklenen ve ümitsizliğini körükleyen bir müzikal girdaba kapılabilir. Bu girdapta yapmak istediklerini yapamamanın sıkışmışlığıyla bir döngünün içinde hapsolur. Kendi zamanını kurup keşfetmek yerine, zamanın içine sıkışıp kaldığı bir paradoksun ağırlığını yaşamaya başlar. Aşağıda gördüğün bu kum saati metaforu durumu özetliyor.

Aile İçinde “Ben”den “Biz”e Yolculuk Serisi (1/3) Biz Gözüyle Bakabilmek

Bugün bir olamamak, biz diyememek, birbirimizin nefesini hissedememek, omuz omuza gelememek bizi kendi başımıza olma cezasına mahkûm ediyor. Bu noktada, toplumun yani umumun kalbinin nerede attığını kendimize sormak gerekiyor. Çünkü bu soru bize değerlerimizin ve önem sıralarımızın da ipuçlarını veriyor.

Hayat bize bazı şeyleri elimize tutuştururken, biz de sürekli bir şeyler harcıyoruz. Peki bugün neyi, nasıl harcıyoruz? Zamanımızı, sevgimizi, sabrımızı, umudumuzu… Bunları nereye yönlendirdiğimizi görmek hem aile içinde hem toplumda kim olduğumuzu gösteren bir aynadır.

  • Mesela sabah kahvaltı masasında telefonla meşgul olan aile fertlerini düşünün. Her biri kendi ekranında, kendi dünyasında. Zamanlarını harcıyorlar ama birbirlerine değil, sanal bir dünyaya.
  • Ya da çocuğun okul başarısı hakkında konuşurken, onu dinlemek yerine hemen çözüm üretmeye odaklanan ebeveynleri düşünün. Sabrımızı harcıyoruz ama hangi yöne?

Şunu çok iyi biliriz ki insan yalnız yaşayamaz ve yine insan birliktelik içinde anlam bulur. Ve aile bireyleri bu anlamı, kalplerinin attığı yerde aidiyetini hissedecek ve sevgi ihtiyaçlarının önemini duyumsayacaklardır. Ve bu geçiş, sadece duygusal yakınlık sağlamaz; aynı zamanda dayanıklılığı da artırır. Zorluklarla karşılaşıldığında birlikte hareket eden aileler, krizleri de daha kolay aşar. Ancak vaktini, kuvvetini, değerlerini çocukları için harcayamıyorsa, oturduğu koltuk daha da ağırlaşmaya başlar. Yorgun bedenimiz ise o andan itibaren ‘neden ben?!’ demeye, çocuklarını anlayamadığı bir yere doğru götürmeye başlar.

Birlik yerine ayrışma örneği: Mehmet’in Hikâyesi

17 yaşındaki Mehmet diyelim, arkadaşlarıyla bir projede çalışmak için dışarı çıkmak istiyor. Annesi hemen tepki veriyor:

¬Ne projesi, eğlenmeye gideceksin sen!”

Anne haklı da olabilir haksızda olabilir ancak burada buna bakmıyoruz. Burada bir “birlik” sorunu var. Anne, oğlunun dünyasını anlama yerine kendi korkularından hareket ediyor. Oysaki biraz sabır gösterip gerçekten neyin peşinde olduğunu öğrenseydi, belki de ona destek olabilecekti. Ben” demek kolaydır: “Ben haklıyım, benim dediğim olsun.” Ama “biz” diyebilmek, biraz tevazu, biraz sabır ve biraz da güven ister. 

⁉️

Birbirimizi Anlamak Neden Bu Kadar Zor? Gerçekten soruyorum. Çocuklarımızı tanımayı ve onlardan öğrenmeyi istiyor muyuz?

Bugün gençleri anlamakta zorlandığımızı dile getiriyoruz; çünkü kendimizi ve kardeşlerimizin derdini anlamakta da yetersiz kalıyoruz. Oysa umre ya da hac yolculuğuna çıkanların ilk tecrübesi, “Nasıl bir oluruz?” sorusudur. Orada insanların nabzını yoklayarak birlik olmayı öğreniriz. Burada da aynı ihtiyacımız var: yeniden tanışmaya, yeniden “biz” olmayı öğrenmeye. Hac ve umre deneyimi aslında çok güzel bir örnek. Farklı ülkelerden, farklı kültürlerden insanlar aynı kıyafeti giyer, aynı ritüelleri yapar, aynı yöne doğru yönelirler. “O anlarda ‘Ben kimim?’ sorusu yerini ‘Biz kimiz?’ sorusuna bırakır.

Peki aile içinde de böyle anlarımız oluyor mu? Evde ve işte; ben hangi kimliğimi öne çıkarıyorum, hangi yanımı geri planda bırakıyorum? Bu soruyu bir kâğıda yazın. Ardından 20 dakika boyunca serbest yazım tekniğiyle, sadece akışa bırakarak bu soruya cevap verin. Şimdi okumayı bırakıp, kaleminizi alın ve bu anlarınıza odaklanın.”

Yazdıysanız eğer şu an nasıl hissediyor, gönlünüze düşen ‘ya olsaydı’ dediğiniz o şey her ne ise buna kulak verelim. Çünkü bu ses gerçekten anlamlı bir yere doğru giderken gelen bir işaretçidir. Ümit ederek devam edelim.

“Ben” yerine “BİZ” diyebilmek, küçük hatalardan ötürü büyük iyilikleri unutmamak, kıskançlıktan uzak durmak, tevazu ile kendini küçük görmek, dayanışma ruhuyla birbirimizin ihtiyaçlarını tamamlamak, kardeşlerin hatasını affetmek, barışı seçmek… Bu maddelerin her biri aslında aile yaşamında somut karşılıkları olan şeyler.

  • Mesela “tevazu ile kendini küçük görmek” derken, ebeveynlerin çocuklarına “Ben senin yaşındayken böyle değildim” demek yerine, “Ben de senin yaşındayken hatalar yaptım, o dönemdeki hislerimi anlayabiliyorum” demesini kastediyoruz.
  • Çocuklar arasındaki kıskançlık konusunda da aileler sıklıkla hata yapıyor. Ailedeki büyük çocuk, küçüğü doğduğu zaman yaşadığı zorluğu unutuyor ebeveynler. “Artık büyüksün, kardeşini kıskanma” diyorlar. Oysa o çocuğun hissettiklerini anlamak, onunla empati kurmak, sonra birlikte çözüm aramak çok daha sağlıklı ve kolay.

Âile, mutluluk ve ıstırabın müştereken yaşanıldığı, mukaddes bir müessesedir. (Ali Rıza Demircan)

Geçmişi Aydınlatmak

İnsan dünyaya takıldığı gibi zihni bir noktaya takıldığında da akamaz. Takıldığı şey de kendi ayağına sarılmıyor; aksine bildiğiniz tekme atabiliyor:)

Yarım kalmış konuşmalar, eksik bırakılmış hikayeler tıpkı bir ipin düğümünde sıkışıp kalan su gibi, zihin de bu düğümlerde takılır kalır. Bu takılmalar sadece bireysel değil, toplumsal bir gerçekliğe de dönüşmüş durumda. Mahallemiz, görülmemiş, takdir edilmemiş, onaylanmamış insanlarla çevrili. Bu yer, zihnimizin ve gönlümüzün en çok sıkıştığı yerlerden biridir çünkü Allah (c.c) insanı sevgiden ve ilgiden yaratmıştır.

Kendi hikayemizi okurken, geçmişe bakışımızı değiştirdiğimizde, aynı olaylar başka bir ışık altında yeni anlamlar kazanabilir. Eski bir fotoğrafı farklı bir açıdan görmek gibi… Ve geçmişe bakıp oradan anlamlı çıkarımlar yapabildiğimizde veya daha yapıcı olabilecek olumlu okumalarla o var olan diziyi, o yaşanan olaylar silsilesini değiştirmiş oluyoruz. Ancak bu yeniden okuma sürecinde kritik bir nokta gözden kaçıyor.

Burada fark edemediğimiz önemli bir detay var: Bizler bunu şu an bulunduğumuz yerden yapıyoruz, yani şimdiki bilinç seviyemizle geçmişi yorumluyoruz. Küçükken anlamını bilmediğimiz şeyleri, ileri bir yaşa gelince anlasak dahi, o zaman için yaptıklarımızın, o yaşadıklarımızın gerçek etkisinin farkında olmayabiliyoruz. Çünkü o çocuk halimizin algı dünyası bambaşkaydı, onun hissettikleri, anladıkları, korku ve sevinçleri çok farklı boyutlardaydı.

Bu farkı göz önünde bulundurarak daha adil bir yaklaşım geliştirebiliriz. Dolayısıyla geçmişi yorumlarken sadece bu anki yetişkin bilincimizdeki bilgileri değil, aynı zamanda oradaki çocuk halimizi de devreye sokup, oradaki ufaklığın da yorumunu öğrenmek, onun sesini de dinlemek daha yapıcı bir nokta olacaktır. Örneğin çocukken birçok kişi “sen de kız gibisin, daha sert oyna, omuz omuza mücadele etmekten korkma” dediğinde, biz şimdi koltuğumuzda otururken “ben böyle birisiyim, çünkü taa o zamanlar bana bunu söylüyorlardı zaten” dememiz büyük bir yanılgı oluyor. Aslında o zaman bunu söylemelerinin o çocukluk aklımızla böyle bir yoruma götürmezken, şimdi bir ‘yetişkin gözlüğü’ takarak o yaşlarımıza bakıyor, kendimizi o denkleme dahil etmeden yorumlama cüretinde bulunuyoruz. Bu ise hikayenin yanlış çıktılara götüren bir zincir etkisi oluşturuyor, sanki geçmişten gelen bir kaderin esiri gibi hissediyoruz kendimizi.

Peki bu kısır döngüden nasıl çıkabiliriz? İslami perspektiften bakıldığında bu sorunun cevabı oldukça açık. Nasıl ki tövbe edince insan sıfırlanıyor, geçmişinin ağırlığından kurtulup yeniden doğuyor, aynı şekilde istiğfar eden, yaptığı işten pişman olan kişinin durumu da böyledir. Bu kişi artık tanıklığa çağırdığı o eski kişiliğinin geçmişini başka bir yerden, başka bir perspektiften şahit olmayı seçiyor. Tanık olan kameraları başka bir yöne çeviriyor. Bu çok güzel bir metafor, çünkü gerçekten de bakış açımızı değiştirdiğimizde, aynı olaylar bile farklı anlamlar kazanıyor. Haliyle hikâye başka pencerelere açılıveriyor, yeni ufuklar, yeni anlam katmanları ortaya çıkıyor.

Bu yeniden doğuş ve perspektif değişimi bizi daha büyük bir gerçeklikle yüzleştirir. “Rüya gibi bir gündü” deriz ya, işte orası bizim algılamaya, daha doğrusu farkındalığımızı artırmaya çalıştığımız bir alemdir. Bu alem sadece uyku halindeki rüyalar değil, günlük hayatımızda yaşadığımız o tuhaf, gerçekdışı, ama bir o kadar da anlamlı anların olduğu boyuttur. Evet, alem de koca bir rüyadır aslında. Bu perspektiften bakıldığında, fiziksel gerçeklik de bir tür kollektif rüya gibi görünüyor. Dolayısıyla her birimiz kendi rüyasını yorumlayan bir tabirci oluyor, kendi yaşam deneyimlerimizin sembolik anlamlarını çözmeye çalışıyoruz. Hikayesini anlayan, bu farkındalığını bu dünyaya yaklaştırabildiğinde, ötelere doğru yola çıkmış oluyor. Yani sınırlı, dar perspektiflerden çıkıp daha geniş anlayışlara doğru hareket ediyor. Dahası, ötelerdeki diyaloglarını tahayyül ederek, henüz yaşanmamış ama mümkün olan konuşmaları, karşılaşmaları hayal ederek adımlarını atmaya başlıyor.

Bu ruhani yolculuk, aslında pratik bir eğitim sürecini andırır. İnsan nasıl ki egzersiz yaparak bir forma giriyor, kaslarını güçlendiriyor, dayanıklılığını artırıyor, aynı şekilde hayatın içerisinde cemal ve celal perdeleri, kapıları, pencereleri ve duvarları karşısına alarak, bunları geçmeye, aşmaya çalışarak belirli bir formu, belirli bir olgunluk seviyesini yakalamaya çalışır. Bu sayede işin aslına dair fikirler yürüterek, yani olayların gerçek mahiyetini anlamaya çalışarak, kişi kendi hikayesini daha da kapsayıcı şekilde okumasına yardımcı oluyor. Hz. Yusuf için işin tevili, yani hikayenin aslına dair gerçek hakikatini bilen birisi için bunu yapmak varken, bizler kul olarak olayları tevil edemesek de doğru tabir etmek ve doğru anlamlandırmakla yükümlüyüz.

Bizlerin hayatın tabirine girme hali, bizi iki dünyanın ustası yapmaya götüren bir yıldızdır – hem bu dünyada yaşamayı öğreniyor, hem öbür dünyaya hazırlanıyoruz. Bu yıldızı takip ederken yolumuzu bulan ve yolumuzu aydınlatan bir nur kaynağı oluyor.

Gençlerde Sevgi ve Aidiyet Arayışı

Gençlik, sevgi ve aidiyetin en yoğun arandığı dönemdir; bazen bir bakışta, bazen bir dostlukta, bazen de kendine açılan içsel bir pencerede bu arayışın izleri görünür. Ancak bu arayış çoğu zaman eksiklik hissiyle, tamamlanmamış bir yapbozun boş parçalarıyla birlikte gelir. Psikolojik açıdan bakıldığında, sevgi ihtiyacının tek bir kişiye ya da kaynağa bağımlı kılınması kırılganlık yaratır. Ruhani açıdan ise bu eksiklik, kalbin kendi köklerini bulma çağrısıdır. İbn Ataullah’ın işaret ettiği gibi, insan mevcudattaki tecelliyi görmeye davet edilmiştir; fakat mevcudatın kendisine takılıp kalmasına izin verilmemiştir. Dolayısıyla kalp, her daim “daha derin bir sevgiye” ve “daha hakiki bir bağa” yönelir.

Genç bu çağrıyı duyduğunda bazen yalnızlıkla yüzleşir, bazen yanlış yollara sapar, bazen de anlam arayışı içinde bocalar. Fakat her seferinde özünde sevginin gerçek kaynağına yaklaşma çabası vardır. Bu noktada ebeveynlerin sadece yol göstermek değil, aynı zamanda güvenilir bir zemin sunmak; yargılamadan, küçümsemeden, kayıtsız kalmadan gencin kalbine dokunabilmek ebeveynlerin en büyük sorumluluğudur. Çünkü bir ebeveynin sözü, çoğu zaman dış dünyanın gürültüsünden daha kalıcıdır.

Ancak unutulmamalıdır ki sorunlar da genellikle içsel sorunlardan kaynaklanmaktadır. Ailesel problemler de çekirdekten dış katmana doğru kendini göstermektedir.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor, اَوَلَمَّٓا اَصَابَتْكُمْ مُص۪يبَةٌ قَدْ اَصَبْتُمْ مِثْلَيْهَاۙ قُلْتُمْ اَنّٰى هٰذَاۜ قُلْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ (١٦٥)

(Bedir gazvesinde kâfirlerin başına musibetin) iki katını getirdiğimiz halde (Uhud gazvesinde) size bir (kat) musibet gelince mi: “(Peygamber bizimle beraber ve biz de müslüman olduğumuz halde) bu nereden geldi?” dediniz. De ki: “O (bela), kendi tarafınızdan (ve Peygamber’e itaat etmeyişinizden)dir.” Şüphe yok ki Allah her şeye kâdirdir.

(Ali İmran:165)

*(Bedir gazvesinde müşrikler yetmiş ölü ve yetmiş esir vermişler, Uhud gazvesinde ise müslümanlardan yetmiş şehit verilmiştir.)

Bu hususta sorunlar ve engeller doğal yollu gelişebilir, veya insanların kendi haklarını tecavüz ederek, veya bireysel hata ve dikkatsizliklerden kaynaklanabilmektedir. Bir ailenin sorunları karşısında ayakta durup çözüm üretebilmesi için bu meseleyi iyi anlaması gerekiyor.

Aidiyet duygusunun zedelenmesi, gencin ruhunda en büyük yaralardan birini açar. Bir genç, kendisini sahipsiz hissettiğinde köksüzleşir; var olma ve ait olma arzusu zayıflar. Halbuki görülmek, değer verilmek ister. Hz. Muhammed (sav) de toplumun her kesimine bu incelikle yaklaşmıştır. Yaşlıya hürmeti imanın bir gereği saymış, “Müslüman ihtiyara hürmet eden kimseye Allah da kıyamet günü ikram eder” buyurmuştur (Tirmizî, Birr, 75). Çocuk ve gençlere ise günahsızlık ve saflıkları sebebiyle şefkat göstermiş; bulûğa erinceye kadar kalemin (günah sorumluluğunun) kaldırıldığını haber vermiştir (Ebû Dâvud, Hudûd, 17). Böylece hem tecrübeye dayalı büyükleri hem de masumiyetle yaşayan küçükleri gözetmeyi ümmete öğütlemiştir.

İnsan, haddini ve hududunu bildiğinde hem kendi değerini hem de başkasının değerini idrak eder. Aksi halde, hiçliğini unutan kimse ne kendini ne de başkasını görür; görmemekle cezalandırılır. Ebeveyn için asıl imtihan, nefislerini yarıştırmak değil, onları ıslah etmektir. Çünkü başkasını düzeltmeye yönelmeden evvel insanın kendisini görmesi, kendisini muhatap alması gerekir. Zira kendini gören, başkasını da görmek üzere ilk adımı atmış olur. Nefis yarışında “daha çok parası olana” bakmak, insanı kıyasa ve hırsa sürükler; fakat aşağıda olana bakmak kişiye tevazu kazandırır. Bu yolculuk ise “bilmiyorum” diyebilmekle başlar. Bilmediğini bilmek, öğrenmeye ve anlamaya açılan ilk kapıdır.

Unutulmamalıdır ki, bir gencin elinden tutan, aslında bütün bir insanlığa dokunmuş olur. Allah için vermek, Allah için almak, genci O’nun sevgisine ısındırmak bütün bir dünyayı kazandıracak hayra dönüştürür. Bir kişi, sonra bir başkası derken ışığın odağı artar; biz bizdekini değiştirirsek nasibimizde olan da değişir. Aşağıdaki video da aslında bununla ilgili bir meseleye vurgu yapmaktadır.

Hz. Ali’ye (ra) atfedilen bir sözde şöyle denilir: “Ben yaşlı bir kimsenin görüşünü, genç bir adamın azminden, kesinliğinden daha çok severim.”

Bu söz hikmetle desteklenmemiş bir azmin kırılgan olduğunu hatırlatır. Gençlik enerji ve arayışla doludur; fakat yönü, yaşlıların görüş ve rehberliğiyle derinlik kazanır. Bir genç gördüklerini kesin görse de bir yaşlı gibi tarif edemeyebilir; çünkü aralarında deneyim farkı vardır ve tecrübe, algının derinleşmesini sağlar.

Peki biz ne yapacağız? Biz ne yaptığımızı söylemeyelim mi?!

Yapmak mı?! Biz mi yaptık?! İnsan her daim kendine bakıp temizlenmeyi istemeli; “Beni terbiye et” şeklinde niyaz etmelidir. Bir genci gördüğümüzde onun günahsız olduğunu, bir yaşlı ile karşılaştığımızda ise onun ibadetini ve tecrübelerini hayal ederiz. “Ben bilmem” demeye bu niyetle çıkmak, insanın kardeşliğini ve hem dünya hem ahiret kardeşliği için adım atmasını mümkün kılar.

Peki nedir bu yaptığımız tehlikeli hareket?

Gençlere sadece cevaplar vermek. Onları meraklı, yaramaz, hatalı görerek “çocuk işte, ne bilecek” demek. Bu noktada asıl ayıp, ondan daha çok bildiğimizi iddia etmektir. Halbuki genç, “neden” lerini bize sunar. O sundukça bizi de zorlar ancak bunu nereden gelip nereye gittiğimizi merak ettiği için yapıyordur. Ergenlik dedikleri o aşamada “neden?” sorusundan “nasıl?” sorusuna geçtiği için o sancıları yaşar, bunalım ve arayış içerisine girer. Asıl yolculuk, işte bu “nasıl” sorusuyla başlar. Yurdundan uzaklaşan ve tekrar oraya varmak için çaba gösterdiği yerdir bu nasıl’lar diyarı.

Ve bizler, çoğu zaman o genci hızlıca cevaplarla sustururuz. Oysa yapılması gereken, kulun aczini bilmesi, bilmediğini bilmesidir. Bu duruş, gence yaklaşabilmenin ilk adımıdır.

Sonuç olarak, gençlerin sevgi ve aidiyet arayışı yalnızca bireysel bir macera değildir. Bu arayış, toplumun, ailenin ve insanlığın ortak meselesidir. Bir genci görmek, aslında bir dünyayı görmek demektir. Onların yolculuğuna kulak verildiğinde yalnız gençler değil, biz de kendi içimizde yeni bir bütünlüğe uyanırız.